Anksiyete Bozukluğu Nedir? Belirtileri ve Tedavisi

Antalya Psikoloji Enstitüsü

Anksiyete Bozukluğu Nedir? Kaygı Bozukluğu Neden Olur?


Anksiyete Nedir?

Anksiyete yerine günlük dilde çoğu zaman kaygı sözcüğü kullanılır. Kaygı, diğer bütün duygularımız gibi insan yaşamının doğal bir parçası olan bir duygudur.

İşimizi kaybetme ihtimali, yaklaşan bir sınav, eşimizden boşanma kararı almak, sağlığımızla ilgili şüpheli ya da belirsiz bir durumla karşılaşmak veya sevdiğimiz bir insanın başına bir şey gelmesinden korkmak bizi kaygılandırabilir. Bunlar hayatın doğal akışı içerisinde herkesin hissedebileceği duygulardır. Bütün bunlar bizim anksiyete bozukluğu yaşadığımız anlamına gelmez.

Kaygının varlığından çok, onun yaşamımızda kapladığı yere bakmak gerekir. Önümüzde gerçek bir tehdit ya da gerçekleşmek üzere olan bir tehlike yokken zihnimiz sürekli kötü ihtimalleri hesaplıyor, bedenimiz de sanki birazdan kötü bir şey olacakmış gibi tetikte bekliyorsa kaygı artık başka bir yere doğru ilerliyor demektir.

Bu durum günlük yaşamımızı da etkilemeye başladığında, normal kaygı ile anksiyete bozukluğu arasındaki eşiğe dayanmış oluruz.


Anksiyete Bozukluğu Nedir?

Kaygılanmakla anksiyete bozukluğu yaşamak farklı şeylerdir. Bir anksiyete bozukluğunda kaygının yoğunluğu, süresi ve kişinin yaşamına etkisi önem kazanmaya başlar.

Kişi kaygısını kontrol etmekte zorlanabilir. Zihni belirli düşüncelerin ve ihtimallerin etrafında tekrar tekrar dolaşabilir. Henüz gerçekleşmemiş bir olayı, zihninde gerçekleşiyormuş gibi yaşamaya başlayabilir. Bir süre sonra yalnızca zihni değil, bedeni de henüz gerçekleşmemiş bir tehlikeye karşı sürekli alarm halinde kalır.

Bedensel belirtiler arasında kalp çarpıntısı, kaslarda gerginlik, terleme, nefesin daralması ya da hızlanması, mide ve bağırsak sorunları, uykuya dalmakta güçlük ve sık uyanma görülebilir. Bu tür belirtileri yaşayan bazı kişiler, yaşadıklarının kaygıyla ilişkili olabileceğini başlangıçta düşünmeyebilir. Farklı hekimlere başvurarak bedensel bir hastalık olup olmadığını anlamaya çalışabilirler.

Yıllardır psikoterapi odasında benzer sorunları dinleyen biri olarak, anksiyete bozukluğunu anlamaya çalışırken yalnızca “Ne kadar kaygılıyım?” sorusunun yeterli olmadığını düşünüyorum. Bir başka soru bazen çok daha fazla şey anlatır:

“Bu kaygı yüzünden başıma neler geliyor; hayatımda neleri yapamaz hale geldim?”

İşime gidemiyorum, yalnız kalamıyorum, seyahat edemiyorum, insanlarla konuşamıyorum; karar vermek ya da gündelik hayatın sıradan belirsizliklerine katlanmak giderek zorlaşıyorsa, kaygı artık yaşam alanımı daraltmaya başlamış olabilir.

Anksiyeteni Yenmek İçin Atabileceğin En Önemli Adım!
Anksiyeteni Yenmek İçin Atabileceğin En Önemli Adım!
Watch this video on YouTube

📺 Anksiyeteni Yenmek İçin Atabileceğin En Önemli Adım!


Normal Kaygı ile Anksiyete Bozukluğu Arasındaki Fark Nedir?

Hissedilen kaygının normal mi yoksa bir anksiyete bozukluğunun parçası mı olduğunu anlamak ve ayırt etmek çoğu zaman zordur. Çünkü normal kaygı ile anksiyete bozukluğu arasındaki çizgi her zaman net değildir.

Hepimiz geleceği düşünürüz, zaman zaman kötü ihtimalleri hesaplarız ve hayatımızın bazı dönemlerinde daha fazla endişelenebiliriz. Burada belirleyici olan yalnızca kaygının varlığı değil; kaygının şiddeti, ne kadar sürdüğü, ne sıklıkta tekrar ettiği, kontrol edilip edilemediği ve yaşamımızı ne ölçüde değiştirdiğidir.

Mesela ertesi gün önemli bir toplantıya katılacak ve orada konuşma yapacak birinin heyecanlanması, gece toplantıyı düşünmesi, belki uykuya dalmakta biraz zorlanması anlaşılabilir bir kaygıdır. Toplantı bittiğinde kaygının da azalmasını bekleriz.

Fakat kişi haftalar öncesinden o toplantıyı düşünmeye başlıyor; “Ya konuşamazsam, ya yapamazsam, ya herkes benim yetersiz olduğumu düşünürse?” diye zihninde onlarca senaryo kuruyor ve sonunda toplantıdan kaçmanın bir yolunu arıyorsa artık yalnızca bir heyecandan ve gündelik kaygıdan söz edemeyiz. Burada bir anksiyete bozukluğunun varlığını değerlendirmek gerekebilir.

Normal kaygı yaşarken karşımızda çoğu zaman gerçek bir durum vardır ve kaygının bu durumla doğrudan bir bağlantısı olur. Bu durum değiştikçe ya da ortadan kalktıkça kaygı da azalır.

Anksiyete bozukluğunda ise tehlikenin kendisinden çok, bir şeyin gerçekleşme ihtimali kişinin yaşamını yönetmeye başlar. Henüz gerçekleşmemiş bir şey için bugün acı çekeriz. Hatta bazen henüz yaşanmamış kayıpların acısını çekeriz. Çünkü zihnimiz bunun gerçekleşebileceğini düşündüğünde, bedenimiz de bu ihtimale sanki gerçekten yaşanıyormuş gibi tepki verebilir.

Ben psikoterapi odasında kişinin kaygısını tamamen ortadan kaldırmayı hiçbir zaman hedeflemem. Zaten kaygısız bir insan olmak ne mümkündür ne de gereklidir. Asıl mesele, kaygının yaşamımızda bize eşlik etmesiyle hayatımızı yönetmesi arasındaki farktır.

Direksiyonda biz oturuyorsak kaygımız bizimle birlikte yolculuk edebilir. Gerektiğinde bizi uyarabilir, yavaşlatabilir, daha dikkatli olmamızı sağlayabilir. Lakin kaygı direksiyona geçtiğinde gideceğimiz yolu ve yönü artık o belirlemeye başlar.


Anksiyete Neden Olur?

Yönetmen Nacer Khemir’in Bab’Aziz filminden tasavvuf geleneğinden gelen güzel bir söz aklımda kaldı:

“Yeryüzünde ne kadar ruh varsa, Tanrı’ya giden o kadar yol vardır.”

Bu söz bana insanın ruhsal dünyasını ve psikoterapi odasında karşılaştığım birbirinden farklı yaşam öykülerini hatırlatıyor. Çünkü yeryüzünde kaç insan varsa anksiyetenin de o kadar farklı yaşanma biçimi olabilir.

Anksiyete bozukluğunun tek bir nedeni yoktur. Her insanın kaygısı kendi yaşam öyküsü içinde şekilleniyor. Mizacı, içine doğduğu hayatın hinterlandı, yetiştiği aile ortamı ve yetiştirilme biçimi bu öykünün bir parçası. Yaşamın zorlukları karşısında öğrendiği baş etme biçimleri, kayıpları, yasları, travmatik deneyimleri, uzun süre yoğun strese maruz kalması ve hayatındaki belirsizlikler de buna eklenebiliyor.

Bütün bunlar bir araya gelerek kaygının ortaya çıkmasında ve sürmesinde rol oynayabiliyor. Bazen bugün yaşadığımız kaygının kökleri, bugün başımıza gelenlerden çok daha gerilere uzanıyor.

Çocuklukta dünyanın ne kadar güvenli bir yer olduğunu yalnızca bize söylenenlerden öğrenmeyiz. Annemize, babamıza bakarız. Onların olaylar karşısındaki tutumlarını, korkularını ve tehlikeye verdikleri yanıtları birer birer izleriz.

Sürekli tehlikenin hatırlatıldığı, hata yapmanın ağır sonuçlarla karşılandığı, çocuğun aşırı korunduğu ya da tam tersine kendisini yeterince güvende hissedemediği, ihmalkâr bir ortam; ilerleyen yıllarda belirsizlikler karşısında daha fazla kaygı yaşanmasına zemin hazırlayabilir.

Elbette bu, böyle büyüyen herkesin anksiyete bozukluğu yaşayacağı anlamına gelmez. Bunu söylememin nedeni geçmişi tek başına anksiyetenin sebebi olarak göstermek değil; insanın bugün kaygıyla kurduğu ilişkinin geçmişinden de beslenebileceğini anlatmaktır.

Anksiyete yaşayan bir insan birçok alanda zorlanır. Bunların en belirginlerinden biri belirsizliğe tahammül etmektir. Zihin kaygılandığında kesinlik arar:

“Şu an bir şey olmayacağından emin miyim?”
“Ya yanlış karar verirsem?”
“Hasta olmadığımdan nasıl emin olabilirim?”
“Ya beni terk ederse?”
“Ya çocuğumun başına kötü bir şey gelirse?”

Bütün bu soruların ortak bir tarafı vardır. İnsan henüz gerçekleşmemiş gelecekte ne olacağını bugünden bilmek ve mümkünse kontrol etmek ister.

Lakin hayatta kontrol edebildiklerimiz kadar kontrol edemediklerimiz de vardır. Geleceği bütünüyle göremeyiz, bilemeyiz. Sevdiğimiz insanların başına gelebilecek her tehlikeyi bertaraf edemeyiz. Verdiğimiz bir kararın sonucundan yüzde yüz emin olamayız. Planladıklarımız da her zaman gerçekleşmez.

Kaygılı insan bütün bu belirsizlikleri azaltmak için daha fazla düşünmeye, araştırmaya, kontrol etmeye ya da çevresindeki insanlardan bir tür güvence almaya çalışabilir. Bir cevap elde ettiğinde kısa bir süre rahatlar. Ardından zihni onu yeniden aynı soruya çeker:

“Peki ya?”

Anksiyetenin yorucu taraflarından biri burada başlar. Kişi rahatlamak için kesinlik aradıkça zihnine yeni ihtimaller üretmesi için malzeme verir. Kontrol, kontrol etme ihtiyacını doğurur. Bir konuda güvence aldıkça başka bir konuda yeni bir güvence arayışı başlayabilir.

Böylece insan kendisini güvende tutmaya çalışırken farkında olmadan kaygısının bir kısır döngü halinde devam etmesine katkıda bulunur.

Anksiyetenin önemli meselelerinden biri, daha önce söylediğim gibi, belirsizliğe tahammül etmekte zorlanmaktır. Anksiyete bozukluğunun ne olduğunu bilmemek ise insanın yaşadığı bir başka belirsizliktir. Belirsizlik, belirsizliği doğurur.

Göğsünüz daralıyor, nefesiniz sıkışıyor, kalp krizi geçiriyormuş gibi hissediyorsunuz. Bedeninizde ve zihninizde daha önce anlam veremediğiniz birtakım belirtiler ortaya çıkıyor ve siz bütün bunların neden olduğunu bilememekten dolayı daha fazla belirsizliğe düşüyorsunuz. Kaygınız da daha fazla artıyor.

İnsan bu kez belirtilerinin yanında “Bana ne oluyor?” sorusunun yarattığı kaygıyla da uğraşmak zorunda kalıyor.

Anksiyetenin ortaya çıkmasını yalnızca başımıza gelenlerle ve psikolojimizle açıklamak da bazen yetersiz kalıyor. Hepimizin genetik yatkınlığı birbirinden farklı. Genetik yatkınlığımız, kişiliğimiz ve mizacımız; uzun süreli stres yaşamamız, uyku düzenimizdeki bozulmalar, bazı bedensel hastalıklar, kullanılan bazı ilaçlar, yoğun kafein tüketimi, alkol ve diğer maddeler de kaygının ortaya çıkmasında ya da var olan kaygının şiddetlenmesinde rol oynayabiliyor.

Bu yüzden anksiyetenin nedenini tek bir olayda, tek bir kişide ya da geçmişte yaşanmış tek bir yaşam deneyiminde aramak çoğu zaman bizi doğru yere götürmüyor.

Psikoterapi için bana başvuran danışanlarımda yalnızca “Bu kaygı nereden geliyor?” sorusunun cevabını bulmaya çalışmıyorum. Kaygının kişinin yaşam öyküsünde ne zaman ve nasıl ortaya çıktığını anlamaya çalışırken, bugün onu nelerin beslediğine ve nelerin devam ettirdiğine de bakıyorum.

Çünkü geçmişte yaşadıklarımız kadar bugün nasıl yaşadığımız da önem taşıyor. Uyku düzenimizden beslenme alışkanlıklarımıza, yaşadığımız stresten kaçındığımız durumlara, sürekli kontrol etme ve güvence arayışımızdan gündelik yaşam alışkanlıklarımıza kadar birçok şey, geçmişten getirdiğimiz yatkınlıklarla ve deneyimlerle birleşebiliyor.

Geçmiş, kaygının nasıl ortaya çıktığını anlamamıza yardım ediyor; bugün yapıp ettiklerimiz ise onun neden hâlâ hayatımızda olduğunu anlamamız için bize başka bir kapı açıyor.

Bu nedenle psikoterapide yalnızca geçmişe dönüp “Bu nerede başladı?” diye bakmıyoruz. Bugün “Ben farkında olarak ya da olmayarak bu kaygıyı nasıl sürdürüyorum?” sorusuna da cevap arıyoruz.


Anksiyete Bozukluğunun Belirtileri Nelerdir?

Anksiyete yalnızca zihnimizde yaşadığımız bir kaygı değil. Zihin kaygılandığında beden de ona eşlik ediyor. Bu nedenle anksiyete belirtileri düşüncelerimizde, duygularımızda, bedenimizde ve davranışlarımızda farklı biçimlerde ortaya çıkabiliyor.

Zihnimizde olumsuz beklentiler oluşabiliyor. Her an kötü bir şey olacakmış gibi hissedebiliyoruz. Aynı ihtimalleri tekrar tekrar düşünüyoruz. Huzursuzluk, iç sıkıntısı, uyku sorunları, dikkat ve odaklanma güçlüğü yaşayabiliyoruz.

Anksiyete bedensel belirtilerle de kendisini gösterebiliyor. Kalp çarpıntısı, nefes darlığı, göğüste sıkışma, titreme, terleme, kaslarda aşırı gerginlik ve baş dönmesi bunlardan bazıları. Bazen mide ve bağırsak sorunları da görülebiliyor. Kaygının çok kısa sürede ve yoğun biçimde yükseldiği durumlarda ise panik atak belirtileri görülebiliyor.

Davranışlarımız da değişebiliyor. Kaygılandığımız yerlerden uzak durmaya, bazı durumları ertelemeye, sürekli kontrol etmeye ya da başkalarından güvence aramaya başlayabiliyoruz. Bazı insanlarda zihinsel belirtiler daha belirginken bazılarında bedensel belirtiler ön plana çıkabiliyor.

Lakin bu belirtilerden birini ya da birkaçını yaşamak tek başına anksiyete bozukluğumuz olduğunu göstermiyor. Belirtiler ne zaman başladı? Ne kadar süredir devam ediyor? Şiddeti ne? Yaşamımızı ne ölçüde etkiliyor? Bütün bunlara birlikte bakmak gerekiyor.

Ayrıca bu tür bedensel belirtilerin her zaman anksiyeteden kaynaklandığını düşünmek doğru değildir. Özellikle yeni başlayan, şiddetli ya da devam eden bedensel belirtilerde başka bir sağlık sorununun olup olmadığının tıbbi açıdan değerlendirilmesi önem taşıyor.


Anksiyete Ne Kadar Sürer?

Anksiyete zaman içinde azalabilir ve sonlanabilir. Lakin ne kadar süreceği herkes için aynı değildir. Kimi zaman kısa sürüyor, kimi zaman daha uzun devam ediyor.

Normal kaygı çoğu zaman tetikleyici bir olayla birlikte yükseliyor. Yarın önemli bir sınava girecek olabiliriz. Çocuğumuz yurt dışına gidebilir. Önemli bir görüşme ya da belirsiz bir durum bizi bekliyor olabilir. Böyle zamanlarda kendimizi daha endişeli ve kaygılı hissediyoruz. Tetikleyici durum ortadan kalktığında ise kaygı da zaman içinde sönüyor ve insan yeniden olağan haline dönüyor.

Anksiyete bozukluğunda durum biraz farklı. Kaygı haftalarca, aylarca, bazen daha uzun süre devam edebiliyor. Ne kadar süreceğini de tek başına ne zaman başladığı belirlemiyor. Bugün anksiyete döngüsünü nasıl beslediğimiz de önemli.

Kaçınmak, ertelemek, sürekli kontrol etmek ve güvence aramak bizi kısa süreliğine rahatlatabiliyor. Lakin bu rahatlama uzun sürmüyor. İnsan rahatlamak için aynı davranışlara yeniden başvurdukça anksiyete döngüsü de devam ediyor.

Kötü ihtimalleri gerçekleşiyormuş gibi tekrar tekrar düşünmek ise zihindeki tehdidi canlı tutuyor ve kaygıyı artırabiliyor.

Anksiyete her zaman aynı şiddette de seyretmiyor. Bazen azalıyor, bazen artıyor, bazen yeniden ortaya çıkıyor. Yaşamımızdaki stres, belirsizlikler, kayıplar ve önemli değişiklikler bu dalgalanmayı etkileyebiliyor.

Bu yüzden “Anksiyetem ne zaman geçecek?” sorusunun yanına bir soru daha koymak gerekiyor:

“Anksiyetemin devam etmesine bugün yaptıklarım nasıl katkı sunuyor?”


Anksiyete Nasıl Geçer?

Anksiyetenin geçmesi demek, hayatımızdaki bütün kaygıların silinmesi anlamına mı geliyor? Hayır. Zaten kaygısız bir hayat sürmek de pek mümkün değil. Asıl mesele kaygının yaşamımızı yönetmediği, bizim kaygımızı yönetebildiğimiz bir noktaya erişebilmek.

Anksiyete yaşadığımızda, adeta bir sivrisinekten kurtulmaya çalışır gibi, bir an önce onu başımızdan def etmek istiyoruz. Ondan kurtulmaya çalışıyoruz. Bu yüzden yaşadığımız kaygıyı bastırmaya, düşünmemeye, kontrol etmeye ya da bizi kaygılandıran şeylerden uzak durmaya çalışıyoruz.

Bunların bazıları o anda iş görüyor. Bir süreliğine bizi rahatlatıyor. Lakin biraz önce anlattığım gibi, sürekli kaçınmak ve sürekli kontrol etmek uzun vadede kaygının devam etmesine neden olabiliyor. Böylece rahatlamak için yaptığımız şey, zaman içinde anksiyete döngüsünün bir parçası haline geliyor.

Kaygı hayatın içinde her zaman karşımıza çıkabilir. Asıl mesele, kaygımızla nasıl bir ilişki kurduğumuzu fark edebilmek.

Kaygı geldiğinde nasıl davranıyoruz? Nelerden kaçınıyoruz? Kaçınmak için hangi yolları kullanıyoruz? En çok neyi kontrol etmeye çalışıyoruz? Kimden ya da nereden güvence arıyoruz? Zihnimiz hangi kötü ihtimalleri zincirleme biçimde tekrar tekrar düşünüyor?

Anksiyetenin azalması, bu kısır döngünün deşifre edilmesi ve değişmesiyle başlıyor.


Anksiyete Bozukluğu Tedavisi Nasıl Yapılır?

Her insanın kaygısının bir hikâyesi var. Kaygının nasıl başladığı, bugün neyle beslendiği ve kişinin yaşamına nerede engel olduğu birbirinden farklı olabiliyor. Bu yüzden ben psikoterapide önce bu hikâyeyi anlamaya çalışıyorum.

Kaygı ne zaman ortaya çıkmış? O sırada zihninden neler geçmiş? Bedeninde neler olmuş? Kaygısından kurtulmak ya da uzaklaşmak için hangi savunmaları kullanmış? Nelerden kaçıyor? Neyi kontrol ediyor? Kimden güvence arıyor?

Bütün bu soruların cevaplarıyla kişinin anksiyete döngüsünü görünür hale getirmeye çalışıyorum.

Psikoterapide yalnızca kaygı hakkında konuşmakla yetinmiyoruz. Kaygıyı hangi düşünceler besliyor? Hangi kaçınmalar var? Hangi kontrol davranışları tekrar ediyor? Geçmişten bugüne taşınan hangi örüntüler bu döngünün içinde yer alıyor? Bütün bunları birlikte anlamaya çalışıyoruz.

Kişinin daha önce kaçındığı durumlarla başka türlü ilişki kurabilmesi de bu sürecin bir parçası. Belirsizliğe daha fazla tahammül edebilmesi, kaygı geldiğinde hemen kaçmak ya da onu kontrol etmek yerine başka türlü davranabilmesi üzerinde çalışıyoruz. Anksiyete döngüsü görünür hale geldikçe, onu değiştirmek de mümkün hale geliyor.

Anksiyete bozukluklarında psikoterapi tek başına uygulanabildiği gibi, bazı durumlarda ilaç tedavisiyle birlikte de yürütülebiliyor. İlaç gerektiğinde değerlendirme ve düzenleme psikiyatri hekimi tarafından yapılıyor. Psikologlar ilaç reçete etmiyor ve ilaç tedavisi düzenlemiyor. Gerektiğinde danışanı psikiyatri değerlendirmesine yönlendirmek, psikoterapi ile tıbbi tedavinin birlikte yürütülmesini sağlıyor.

Psikoterapinin amacı insanı bütün kaygılarından arındırıp püripak bir halde hayata geri göndermek değil. Böyle bir hayat zaten gerçekçi değil.

Asıl mesele başka: Kaygı geldiğinde onun peşine nasıl sürükleniyorsun? Bu sürüklenme hayatını nasıl daraltıyor? Ondan kurtulmak için yaptığın hangi şeyler seni yeniden aynı döngünün içine sokuyor?

Kaygının hiç gelmemesini beklemek yerine, geldiğinde onunla ne yaptığımızı değiştirmeye çalışıyoruz.

#kaygı#psikiyatrist Anksiyete Bozukluğu Nedir? Nasıl Üstesinden Gelinir?
#kaygı#psikiyatrist Anksiyete Bozukluğu Nedir? Nasıl Üstesinden Gelinir?
Watch this video on YouTube

📺 Anksiyete Bozukluğu Nedir? Nasıl Üstesinden Gelinir?


Anksiyeteyle Baş Etmek İçin Ne Yapabilirsiniz?

Kaygılandığınızda kaçınmamaya çalışın. Durun, bekleyin. Çünkü kaçındıkça, kaçındığınız şey her neyse, bir şekilde o sizi rahatlatıyor. Bu noktada yaşadığınız rahatlama, kaçınma davranışının tekrarlanmasına neden oluyor. Bir tür pekiştireç görevi görüyor.

Bir dahaki sefere benzer bir kaygıyla karşılaştığınızda zihniniz, “İşte bu daha önce işe yaradı, yine bu yoldan git” diyor. “Kaç, kaçın” diyor. Siz kaçtıkça rahatlıyorsunuz. Rahatladıkça kaçmayı öğreniyorsunuz. Böylece farkında olmadan yalnızca kaçınma davranışınızı değil, anksiyete döngünüzü de beslemiş oluyorsunuz.

Anksiyeteden kurtulmak için nasıl güvence arıyorsunuz? Doktora mı gidiyorsunuz? Tekrar tekrar tetkik ya da tahlil mi yaptırıyorsunuz? Aynı şeyleri internette tekrar tekrar mı araştırıyorsunuz? Bedeninizi sürekli kontrol mü ediyorsunuz? Birilerine sürekli “Bir şey olmayacak değil mi?” diye sorup rahatlamaya mı çalışıyorsunuz?

Bütün bunlar sizi kısa süreliğine rahatlatabilir. Lakin bir süre sonra yeniden bir güvenceye ihtiyaç duyabilirsiniz. Böylece güvence arama da tıpkı kaçınma gibi anksiyete döngüsünün bir parçası haline geliyor.

Bu yüzden yaşadığınız her belirsizliği ortadan kaldırmaya çalışmak yerine, bir miktar belirsizlikle kalabilmeyi öğrenmeniz gerekiyor.

Beden sağlığınıza önem verin. Düzenli uyumaya çalışın. Yoğun kafein tüketimini azaltın. Alkol kullanımınıza dikkat edin. Uzun süreli stres kaynaklarınızı gözden geçirin. Düzenli fiziksel egzersiz yapın.

Fiziksel hareket hem bedenin yüksek uyarılmışlık halinin düzenlenmesine hem de kaygı belirtilerinin azalmasına yardımcı olabiliyor. Sizi sürekli yüksek uyarılmışlıkta tutan alışkanlıklarınızı da gözden geçirin.

Bütün bunlar elbette psikoterapinin yerine geçmiyor. Lakin kaygınızla baş etmenizi kolaylaştırabiliyor.

Son olarak kendinize şu soruyu sorun:

“Kaygılarım yüzünden hayatımda nelerden vazgeçiyorum? Neleri yapmamaya başladım?”

Çünkü anksiyetenin şiddetini yalnızca ne kadar kaygılandığımıza bakarak anlayamayız. Bazen asıl ölçü, kaygımız yüzünden hayatımızı ne kadar küçülttüğümüzdür.


Kaygıyı Yaşamınızın Direksiyonundan Kaldırmak

Anksiyete, arabamızın arka koltuğunda oturan ve ara ara dönüp bakabileceğimiz bir yolcu gibi olmalı. Onu tamamen yoldan indiremeyiz, arabadan atamayız. Bunu yapmak zorunda da değiliz.

Çünkü kaygıya ihtiyacımız var. Kaygı olmazsa tehlikelere, sıkıntılara ve yaşamın değişen koşullarına uyum sağlamakta zorlanırız. Bizi koruyan bir yönü var. Bazen bizi yaşama hazırlıyor, bazen de bir şeylerin yolunda gitmediğinin sinyalini veriyor.

Sorun kaygının varlığı değil, yaşamımızda kapladığı yerdir.

Kaygı direksiyona geçmiş, kontrolü ele almışsa işte o zaman işler değişiyor. Onun yeri arka koltuk. Direksiyonda biz olmalıyız.

Kaygınız yüzünden neleri yapamıyorsunuz? Neleri erteliyorsunuz? Yapmak isteyip de neleri yapamaz hale geldiniz? Neyi sürekli kontrol ediyorsunuz? Nerede ve kimden güvence arıyorsunuz? Hayatınızın ne kadarını kaygınız yüzünden daraltıyorsunuz?

İşte bütün bunlara baktığınızda direksiyonda kimin oturduğunu da görebilirsiniz.

Yazının başından buraya kadar anlatmaya çalıştığım şey aslında bu. Kaygımızın bizimle birlikte yolculuk etmesine izin verebiliriz. Onu arabadan atmak zorunda değiliz. Lakin direksiyonda biz oturmalıyız.

Direksiyona kaygı geçtiğinde nereye gideceğimizi de o belirlemeye başlıyor. İsteklerimiz, seçimlerimiz, yapmak istediklerimiz giderek onun çizdiği sınırların içinde kalıyor.

Anksiyete bozukluğu nedeniyle psikoterapiye başlayan danışanlarımla yaptığım çalışmalarda izlediğim temel yol haritasını bu yazıda göstermeye çalıştım. Kaygıyı yok etmiyoruz. Onu tanıyoruz, kabul ediyoruz. Nasıl çalıştığını ve hangi döngülerle kendisini devam ettirdiğini anlamaya çalışıyoruz. Kaygı geldiğinde verdiğimiz döngüsel yanıtların içinden nasıl çıkabileceğimiz üzerinde çalışıyoruz.

Sonunda varmaya çalıştığımız yer de burası:

Kaygıyı arabadan atmak değil, hayatımızın direksiyonuna yeniden oturmak.

PSİKOTERAPİ İÇİN İLK ADIMI ATIN
Klinik Psikolog Ali Bıçak ile Antalya'da Yüz Yüze Veya Online Görüşme İçin Randevu Alabilirsiniz.

Kaygı bozukluğu ve anksiyeteye  en iyi gelen şey, anksiyete hakkında bilinçlenmek, farkındalık kazanmak ve bunun için neler yapabileceğini öğrenmektir.

Anksiyeteye neyin iyi geleceği, kaygının neden ortaya çıktığına ve kişinin yaşamını nasıl etkilediğine göre değişebilir. Günlük yaşamda düzenli uyku, fiziksel hareket, kafein tüketiminin azaltılması ve uzun süreli stres kaynaklarının gözden geçirilmesi yardımcı olabilir.

Lakin anksiyete uzun süredir devam ediyor, işinizi, ilişkilerinizi, sosyal yaşamınızı ya da yapmak istediğiniz şeyleri kısıtlıyorsa yalnızca rahatlamaya çalışmak yeterli olmayabilir. Bu noktada kişinin kaygısının neden devam ettiğini anlamak ve buna uygun bir psikoterapi süreci planlamak daha anlamlıdır.

Anksiyeteni yenmek, bilişsel ve davranışçı terapi başta olmak üzere, EMDR, HİPNOZ ve duygu odaklı terapi gibi yöntemlerle mümkün olabilir.

Anksiyete bazı dönemlerde kendiliğinden azalabilir. Özellikle kaygıyı ortaya çıkaran stresli durumun sona ermesiyle kişi zaman içinde yeniden eski dengesine dönebilir. Ancak anksiyete uzun süredir devam ediyor ve kişinin yaşamını giderek daha fazla kısıtlıyorsa kendiliğinden geçmesini beklemek her zaman yeterli olmayabilir.

Burada yalnızca kaygının ne kadar sürdüğüne değil, hayatımızda neleri değiştirdiğine de bakmak gerekir. İşe gitmek, seyahat etmek, yalnız kalmak, sosyal ortamlara girmek veya karar vermek kaygı nedeniyle zorlaşıyorsa profesyonel destek almak düşünülebilir.

Hayır. Anksiyete bozukluğu ile panik atak aynı şey değildir. Anksiyete daha uzun süre devam eden kaygı, endişe ve tehdit beklentisiyle yaşanabilir. Panik atakta ise yoğun korku ve bedensel belirtiler kısa sürede hızla yükselir.

Çarpıntı, nefes darlığı, göğüste sıkışma, titreme, terleme, baş dönmesi veya kontrolü kaybetme korkusu panik atak sırasında görülebilir. Ancak panik atak geçirmek tek başına panik bozukluk tanısı anlamına gelmez. Panik ataklar farklı durumlarda ortaya çıkabilir. Belirtiler tekrarlıyor ve kişinin yaşamını etkilemeye başlıyorsa değerlendirilmesi önemlidir.

Gündüz dikkatimizi işimize, insanlara ve günlük uğraşlara verebiliyoruz. Gece çevredeki uyaranlar azaldığında ise zihnimizdeki düşünceler daha görünür hale gelebiliyor.

Gün içinde ertelediğimiz endişeler, gelecekle ilgili ihtimaller veya bedenimizde fark ettiğimiz küçük değişiklikler dikkatimizi daha fazla çekebiliyor.

Yorgunluk ve uyku düzenindeki bozulmalar da kaygıyla baş etmeyi zorlaştırabiliyor. Bazı kişiler yatağa girdiklerinde kalp atışlarını, nefeslerini veya bedenlerindeki başka duyumları daha fazla takip etmeye başlayabiliyor. Bu nedenle gece artan kaygı her zaman yeni bir tehlikenin ortaya çıktığını değil, dikkatin kaygıya ve bedensel duyumlara daha fazla yöneldiğini gösterebilir.

Bu gönderiyi paylaş

Bir yanıt yazın


Related

Posts